Sene 1988...
Sarıyer’den Rumeli Feneri'ne giden, giderken de Garipçe’nin dik yokuşundan aşağı inip o küçük balıkçı köyüne uğranan otobüs yolcuğu başlayacak az sonra. Kış mevsiminin bütün zorlukları dalga olmuş Sarıyer sahiline vururken yavaş yavaş kar da düşmeye başlamış, damlarda beyaz lekeler hava karardığında hayatin zorlaşacağını gösteriyor. Fener yolculuğuna çıkacaklar arasında geri dönecek olanların yüzünde hafif ekşimiş bir ifade var. Kar bastırırsa ya dönülemeyecek ya da dönüş yolu zorlu geçecek. Alt tarafı yarım saatlik yol ve yer en azından haritada İstanbul sınırları içinde. Ama o günlerde hala yaşı ileri olanların 'İstanbul’a indim bu gün' dediği kadar da dışında şehrin Sarıyer...
Otobüs, içindeki yaklaşık 20 yolcusuyla hareket edip daha da kuzeye gittikçe, camlara vuran kar taneleri de artıyor. Yol da iki otobüs ya da araç karşı karşıya gelmesin diye dualar edilecek kadar dar. Şoförlerse bu günkü gibi cahil ya da cesaretiyle direksiyon başında. Ve askeriyenin orada bir de keskin viraj var ki her geçerken yürekler ağza geliyor. Her gidişte, her dönüşte olduğu gibi ayni ürkeklik yoldaşlarda. Bir de boş otobüsün sarsıntısı yok mu? Arka kısımda kaba etinizin koltuktan 50 santim yukarı zıplaması mümkün. Aşiyan’daki tümseğin yarattığı etkinin kat be kat fazlasını hayal edin…
Yolun iki yani kimi zaman orman, kimi zaman da sol yanı ağaç, sağ yani deniz. Öyle kumsal falan değil tabii, bildiğin yar. Her şeye rağmen fazlasıyla güzel… Akan burnunu eldivenin tersiyle silerken uzakta salınan balıkçı teknelerine büyülenircesine bakan çocuğun gözündeki heyecan kadar güzel...
Hava iyice patladığında tane tane karlar tipiye döndü ve fırtınanın sesi camlara vurmaya başladı. Bunların hepsi de hepi topu 20 dakika ve 10 kilometre mesafede oldu. Otobüs şoförünün “Garipçe’ye inemem bu havada, yolcu varsa insin yürüsün” demesiyle homurtular yükselmeye başlasa da herkes bu alışılageldik durumun farkındaydı. Otobüs aşağı inse yukarı çıkamayacak, belli... Garip koya selam edip Rumeli Feneri'ne doğru yola devam edildi. Birbiriyle tanış olanlar sohbet ederken yabancılar da sorgulanır gibi tepeden tırnağa süzülürdü 150 numaraları hatta. Fırtınanın sesi, otobüsün taşlı yoldaki gürültüsü yüzünden sesler olduğundan gür çıkardı.
Fener'e yaklaşırken yol düzleşir. 1988 kişinin Şubat’ına denk gelen o günde otobüste yolculuk edenler, yolun sol tarafında ormanın içinde açılan geniş bir yolda ilerleyen iş makinelerine ve birer birer devrilen ağaçların mahzun görüntüsüne şahit oldular. Kimsenin içi acımadı, kimse ne oluyor demedi. 'Devletimiz kim bilir hangi hayırlı işe' vesile oluyordu. Kimseye laf söylemek düşmezdi. Ve dahası üç karış tarlası olan, “devlet buraya geliyorsa önce tapumu verir sonra iyi bir fiyata satarım” hesabına başlamıştı bile. Çünkü devlet önce talana izin verir, sonra sizi tapu sahibi yapar, ardından o tapunun sermayenin eline geçmesi için gerekli düzenlemeleri hayata geçirir. Nitekim öyle oldu. Sadece Rumeli Feneri değil. O ilk açılan yolla birlikte Sarıyer’in kuzeyi devasa bir yerleşim alanına dönüştü. Ne orman, ne kıyı, ne de otobüste birbirine uyuz uyuz bakan insanlar kaldı geriye. Dört çekerlerin cirit attığı ormanı kalmayan orman yolunda son kalanlar da katledilmeye mahkûm...
1 Aralık 2013 günü Kuzey Ormanları için eylem vardı. Muhtemelen çoğunluğu o kış günü Rumeli Feneri yolunda başlayan ilk katliamı gözleriyle görmemişlerdi. Tüm sınıfları iki göz odaya toplanmış eski ilkokulu ya da Garipçe’ye inen yolun eski halini. Belki onlar başka başka ormanların çocuklarıydı. Belki onların çocukluğunda da dozerler başka ağaçların ortasından acımasızca geçmişti. Ama hep birlikte Kuzey ormanları için yola çıktılar. Seslerin gidebildiği yere kadar hayata örülen beton duvarlara haykırdılar...
Kuzey Ormanları Savunması Facebook sayfası...
https://www.facebook.com/
2 Aralık 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder