9 Ocak 2011 Pazar

BİSİKLET

Çocukluğumun ilk evreleri tek çocuk ve tek torun olmanın garip halleri ile geçti. Fazla seviliyor, fazla korunuyor ve çok da fazla sıkılıyordum aslında ama dünyanın en içine kapanık tipi olduğumdan sesimi çıkaramıyordum. Ben değil de, etrafımdaki bütün büyükler çok şımarıktı. Bana aldıkları, benim için yaptıkları, bana davranışları ebeveyn şımarıklığının en üst seviyesindeydi. Sakınan göze çöp batar ya, fanusta büyüttüklere prensesleri bir gün 4. kattan apartman boşluğuna çakılıverdi. Ölümden dönünce gözbebekleri, bizim aile hepten sapıttı. Yaşadığım travmadan mı, çok küçük olduğumdan mı düştüğümü değil de, çevremdekilerin nasıl sapıttığını çok iyi hatırlıyorum. İyileşme sürecinin ardından tam anlamıyla evde beslenen evcil bir hayvana döndüm. Her gün süregelen burun kanamaları ve kafamdaki çatlaktan dolayı doktorun aman bağırmayın, üzmeyin demesi sonucunda vay başıma gelenler. “Neşe onu yemez, bunu sevmez, şunu giymez” , “Ses etmeyin uyusun” , “Çok kitap okumasın baş ağrısı olur, gözleri bozulur”…

Bunlar en hafif olanlarıydı. Asıl ağır olan ise dışarı çıkarken belden omuza kadar takılan “tasma” ve annemin elindeki ucu. Etraftakilerin garip bakışları ve gülüşmeleri arasında minik finocuk ben, lunaparka gider çocukları izlerdim. Sonra parkta bisiklete binenleri… Düşerim diye bisikletim başkasına verildi ve bana sadece arkasından bakmak kaldı.

Ben bunları yaşarken Türkiye’de başka düzeneklerin tekerlekleri dönüyor, hayat değişiyordu. Babam eve geç gelmeye, gelmemeye ya da ambulansla gelmeye başladığında, evde en çok kullanılan kelimeler grev, lokavt, eylem, sendika olmaya başlamıştı.

Oturduğumuz dairenin camının altında ise “oligarşi mezara halk iktidara” yazıyordu…

Yıl 1977, tarihlerden 1 Mayıs, yer Taksim Meydanı… Babam benimle ilgili daha cesaretliydi. Kadınların etrafıma ördüğü kozayı deler, futbol sevgisini, sokakları, hayatı benimle paylaşırdı. Ve bayramdı o gün, kızını omuzlarına alıp, arkadaşları ile meydana yürümeye başladı. Tarihin bilenen detaylarına girmeden eve yine ambulansla getirildiğimizi, daha doğrusu kaçırıldığımızı söylemem yeterli olur herhalde…

Ve sonra daha fazla şey değişmeye başladı…

10 yaşıma geldiğimde küçük prenses değil, yetişkin olması ve hayatı tek başına göğüslemesi beklenen biri oldum bir anda. Ama bisiklete bile binemiyordum. Çorabımı hep annem giydirdiğinden onu bile beceremiyordum… Hikâyenin buradan sonrasına gerek yok. Mesele, doğuştan itibaren düşe kalka büyümeyi öğrenmek… Korkusuzca ve ileriye bakarak gidebilmek… Cahilden daha cesaretli olmanın yolu olan bilgiye ve kendine güvenmek… Etrafımıza örülen korku duvarının arkasını merak ederek sormak, sorgulamak, cevapları istemek… Bireysel ve toplumsal hedeflere varabilmek için yürümeyi ve bisiklete binmeyi öğrenmek… Hayat çocuklarımıza öğretmeden, onların dizlerinin yaralanmasına izin vermek… Yönetenlerin bizlere taktığı görünmez tasmaları görülebilir kılmak ve görünenden kurtulabilmek… Birey olmanın, kadın olmanın ve bilginin var ettiği, sevgiyi içine kattığımız heyecan verici güzellikte bir geleceğin hayalini gerçekleştirebilmek…

Her birimiz başka bir şeyde bulacağız bu gerçeği. Yaptığımız işte, çocuğumuzda, doğada, yazıda, resimde, müzikte… Kendi gerçeğimizi bulduğumuzda dünyanın gerçeğini görmek de daha kolay olacak. Kendimiz bulamadığımızda bir dış sesin söylediğini dinlememiz gerekecek bazen. Kimilerimiz kendimizden o kadar uzağa gitmiş olacağız ki, o dış sesin gücüyle yerimizi bulacağız ve kendimizle bütünleşeceğiz.

Bana yaz diyen bir dış sesim var uzun süredir. Tek bir cümlemi kendimle bile paylaşamazken bir eli ile hep sırtımdan ileriye doğru iten. Düşe kalka yaz diyen. Bir gün onu duydum, sonra dinledim, sonra da dış sesimle, iç sesim birleşti ve korkumdan arındım. Şimdi beni yüksekten itti. Aşağı düşerken kanat takıp uçabilmek bana kalmış. Ama o beni itecek kadar seviyor biliyorum.

Görünen Kadınıma teşekkür ediyorum…

NOT: Kızımın bisikleti ile koridordan salona kadar gitmeyi ve hatta geri dönmeyi başardım…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder