5 Ocak 2011 Çarşamba

KAPASİTE MESELESİ...

KAPASİTE MESELESİ…
“Bir Söğüt Dalıyım En Şiddetli Rüzgâra Karşı Direnip Bir Elin İki Parmağı Arasında Kırılabilen…”
İçime derin bir nefesle çektiğim soğuk hava ciğerlerimi acıtıyor. Ellerim olmadığı kadar kırmızı ve sızlıyorlar. Kalabalığın arasında hızla yürürken gözlerimi kapıyorum. Göz kapaklarım zaten yorgun olan gözlerimi ortamdan bir an için soyutluyor. Duruyorum. İnsanların yanımdan gelip geçişini hissederken, sonsuz uğultu kulaklarımı yoruyor.
Yüzlerce hayatın akıp geçtiği insan nehrinin ortasında kalakalıyorum. Hiç birini tanımak istemiyorum. Hiç birinin acısını dindirmek istemiyorum. Beni sevmelerini, kendilerini sevdirmelerini, anılar yaratıp arkalarında özlem bırakmaklarına izin veremiyorum.
“Ne kadar az anı, o kadar az acı”
Ne kadar kazanırsan o kadar kaybedeceğin duygu tüccarlarının arenasında savaşamayacak kadar sınıra geldim. Acı kapasitem dolu…
Gitmeyi seçenler, seçmeden gidenler, yıkarak gidenler, bilmeden yıkanlar, zayıflar, sevgisizler, sabırsızlar ve diğerleri… Acı eşiğini atlamama sebep olanlar… Yenilerini istemediğim yaralardan kalanlar kabuk bağlıyor. Onlara sevgi gösteriyorum şimdi ve iyileşmiş gibi yaptıkça gülmeyi başarıyorum. Kahkahadan kalkanım ruhuma dokundurmayacak kadar sağlam.
Gözlerimi bir kez daha kapayıp içime bakıyorum ve en derindeki yaraların geçmişine de gülümsemeyi unutmuyorum. Barıştık, varlıklarını kabul ettiğimde ve epey zaman geçti üstünden. Yenilerini kıskanmalarına gerek yok. Çünkü asla eskisi kadar derin değiller.
En büyük acıyı yaşadıktan sonra insan, ilk tepkisi korkmak oluyor. Korkup kaçmak. Kaçtıkça uzaklaşmak. Korku Çin Seddi gibi ördükçe etrafını, alan daralıyor ve kontrol edilebilir hale geliyor. Bir zamanlar umarsızca savurduğun, heyecanla sağa sola dağıttın duygular beyninin emrine giriveriyorlar. Sonrası ise ihtiyaç anında duygudan duyguya çabucak geçişler yaşamak. Uçan balonların yerini, düşünce balonlarının aldığı, dinlediğin şarkıdan bile etkilenmekten kaçtığın için gözünün önüne notalar getirdiğin, insanlara bakmaya bıraktığın süreç işliyor.
Tik tak, tik tak… Saat gibi kusursuzca hareketlerin ve alandan taşmadan yaşamanın zamanı… Oysa bungee jumping gibi olmalıydım. Bir an için dibe vurup, sonra gökyüzüne çıkan. Duvarları başkaları örecekti, bense yıkacaktım onları. Kalkanlar çok sevdiğim fantastik dünyanın uzay gemilerinde var olacaklardı ve de tarihten kopup gelen filmlerde.
Bir tablo gibiyim gün ışığına terk edilmiş ve renkleri giderek solan. Görünmez oluyorum yavaş yavaş, makineleşmenin sert bil silgi gibi üzerimden geçip, müsveddemi kırıştırmasına bile kızamıyorum. Tepkisizlik, ne acizlik! Ama yapamıyorum. Ressamın fırçasının ucunu gözüme sokmasını ya da bir elin beni yüksekten atmasını bekliyorum. Beni itmeye cesaret edecek kadar seven biri… Tekrar görünür olmamı sağlayacak kadar beni gören. Beni düşürüp kendi başına kalk diyecek kadar dost. Hem söğüt ağacı hem de incecik bir dal olduğumu, ikisinin de ben olduğumu anlayacak kadar gören, görünen biri…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder