Bridget Jones’duk, Liz Gilbert olduk!
Ama adamlar ıssız kalmakta kararlılar…
Önce kitabı, sonra filmi ile, bir dönem hayatımıza Bridget Jones adında bir karakter girdi. Yıl 001…Sakar, sevimli, hafif şapşal, iyi kalpli, kiloları ile başı dertte ve bir erkek için arada kaynayacak kolay lokma görüntüsüyle ona önce acıdık. Hatta bazı sahnelerde onun adına utandık. Ama sonunda aşkı bulan anti kahraman oldu o…
O kadar etkili oldu ki hayatımızda, dergi editörleri, şarkıcı, besteci tayfası, köşe yazarları epey bir beslendi hikayesinden. Romantik filmlerin 2 baş aktörü ve kadın cinsinin bayıldığı iki şahane İngiliz de onun için yumruk yumruğa kavgaya girişince, hepimize olan oldu ve aşk için şansımız olduğuna %100 inandırdık kalbimizi…
Jane Austen’dan bu güne belki de en popüler külkedisi masalı oldu film biz aşk delileri için. Hepimizin bir Bay Darcy’si olabilirdi. Hepimiz kendimizi yakışıklı, başarılı, romantik ve bizi koruyacak dev adamlara teslim etmeye hazırdık.
Biz romantik aşkın kollarına kendimizi atmayı beklerken, darbe içeriden geldi… Sinemamızın son yıllardaki gişecisi Çağan Irmak, kadınlara öyle bir kazık attı ki… Yaralanmayan kadın kalmadı!
Issız Adam’ın gösterimi ile birlikte tanıdığımız, bildiğimiz erkeklere bir şey oldu. Kenar mahallenin kendine Miroğlu diyen çocukları gibi, birbirlerine ıssızım, ıssızsın, ıssız demeye başladılar. Pek bir özendiler Alper’in Ada’yı üzmesine, kendini de üzdüğünü atlayarak… Melodramı bizden daha fazla sever oldular. Kaçmak, daha kolaylaştı onlar için filmi izledikten sonra. Daha bir “cool” hissettiler, ağlasam da, acımdan ölsem de “takılmaya” devam edeceğim, “birine” takılmadan deme başarısını gösterdiler.
Sonuçta etrafımızda çok az ilişki, çok fazla değişken ve de bir sürü ıssız kalp oluştu cinsiyetsiz. Kimse anlayamadı, Alper gidecek kadar cesur muydu, yoksa kalamayacak kadar korkak mı? Çok havalıydı yaptığı erkek gözüyle bakınca ve herkes havalı olma telaşına düştü. Sonuçta ortaya çıkan mutsuzluk ve yalnızlık bahasına da olsa…
Aradan 2 yıl geçti. Şimdi kadınlar ve erkekler olarak başka bir filmi konuşuyoruz. Eat, Pray, Love… Kariyeri, parası, arkadaşları ve genç kocasıyla Liz GİLBERT yeni örnek kızımız… Canı sıkılıp, hayatın anlamını sorgulama yolunda, önce cillop gibi, harika konuşma sesiyle David’i ara adam yapıp, evdeki yerleri silmek yerine, gidip “ilahi” mekânda hem yer, hem iç temizliğine girişti. Sonundaysa, çirkin ama karizmatik, orta yaşlı ama eğlenceli, hem gülen hem ağlayan adam da karar kıldı… Bridget gibi kiloları yoktu, yetenekli bir yazardı, akıllıydı, tam bir kahramandı aslında. Ama bu kez de, dev kadın kendine ona aşık olabilecek en uygun adamı buldu ve film bitti… Üstelik film içinde gördük ki, genç heyecanlı koca da, kısık sesi ve seksapeliyle genç yakışıklı sevgili de aşıktı Liz’e, arkasından depresyona girecek kadar… Briget Jones ile taban tabana zıt bir hikaye ve ayrı dünyalardan iki kadın…
Şimdi moda Liz Gilbert… Jean Austen imalatı Bay Darcy’yi uçsuz bucaksız çimenliklerde, Mark Darcy’yi ise pembe sayfalı günlüklerde bırakıp, elle tutulur gerçeklikteki Felipe’ye kaldık kızlar bilginize… Çünkü adamlar hala ıssız, onlar için henüz yeni bir film yapılmadı, henüz yeterince canları acımadı… 2011’den umutluyum… Çok fazla film çekiliyor, yeni konular lazım ve bahar gelmeden, şöyle erkekleri kıç üstü oturtacak bir filmi heyecanla bekliyorum…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder