Popüler olan şeylere alerjisi olan, sevimsiz, takıntılı insanlardanım. Herkes gibi olmamak arzusunun saçmalığında bir sürü güzel şeyi kaçırır, eksik kalırım. Kaçırmadıklarımda da sonuna kadar bekler, ucundan yakalarım. Body Worlds için de aynısı oldu ve sonra Görünen Kadınlar’dan Buket Beşkök’ün de itelemesi sayesinde sergiye yolum düştü. Kıl tabir edilen tipin önde gideniyim ya, her hangi bir şey okumayı da reddetti ruhum sergi hakkında.
Saat 14.00’te vardığım Antrepo’da gördüğüm kuyruk, yazlıkta girdiğim pide sıralarını hatırlattı. Binanın dışında başladı ve yaklaşık 45 dakika sonra biletlere ulaştım. Bilet sırasından çıkıp, sergi salonu sırasına girdim ve saat 15.58’de ipi göğüsledim. İlginin yoğunluğuna mı sevineyim, ayaklarımın acısına mı üzüleyim bilemediğim anda, sergiyi rahat rahat gezmenin imkânsızlığını görünce canım sıkıldı. Her “eser” in etrafında onlarca insan, Cumartesi pazarında don seçer gibi üst üste yığılmışlar. “Ölü Sanat” ‘ın bu kadar ilgi görmesinde, gitmeyene kız vermiyorlar, bizim de edecek 2 lafımız olsun mantığının hâkim olduğunu çevredeki yorumlara kulak kabartınca görüyorsunuz. Ancak, sebebi ne olursa olsun bu kalabalığı görmek güzel.
Sergide bütün halde ve de organ parçası olarak insan bedenini görmek ilginç tabi. Ancak gördüklerinizin bağışçıların bedeni olduğunu bilmeseniz, maket sanmanız yüksek ihtimal. Kadavralarla icra edilmiş sanatı görünce tüylerim diken diken olacak sanmıştım ama, hiç etkilenmedim. Sıradan bir sergiyi dolaşır gibi gezdim. İnsan bedeninin derisiz hali pek de sevimli değil. Sanatın estetik duygusunun hiçbir yerinde olmadığı, garip bir şeydi Body Worlds. Ama insanı bazı şeyleri düşünmeye ittiği gerçeği de yadsınamaz.
Öncelikle, sayıları yaklaşık 30 kadar olan bütün haldeki insan bedenin sadece ikisi kadın cinsinden. Beynim merak etmeden duramıyor sebebini. Eser sahibinin seçimi mi? Yoksa kadınların öldükten sonra bile bedenlerinden vazgeçmekte, erkeklerden daha isteksiz olması mı? Bedenimize fazla özen göstermekten ve kendimizi bedenimizle beğendirme çabamızdan mı bağlanıyoruz bu kadar ete, kemiğe derken, başka bir soru takıldı aklıma…
“Ben bedenimi bağışlayabilir miydim?”
Bu güne kadar beni denize atın balıklar yesin diyen beni, bir düşüncedir aldı gitti. Bedenimi bağışlayabilirim ya da yakılabilirim. Öldükten sonra dahi dünyada yer kaplıyor olma fikri bana göre değil. Ama bildiğim bir şey var ki, öldükten sonra da beni sevmeye devam edecek birileri olacak. En azından kızım. Acaba benim kararım kızımı, kardeşimi, annemi, arkadaşlarımı nasıl etkiler. Onlar, ben öldükten sonra bedenimi bir sergide görünce ya da hepten yok olunca ne hissedecekler. O yüzden, kızım büyüdüğünde bu kararı onunla birlikte almam gerektiğine kanaat getirdim. Ölümü doğal kabul etmeyi de öğrenmeli o zamana kadar. Yaşamın döngüsüne inancı, bana olan sevgisinin önüne geçer ya da geçmez, ne kadar az üzülürse benim için o kadar iyi…
Serginin kendimi sorgulamama sebep olan diğer etkisi ise, ölü bedenler karşısındaki kayıtsızlığımı fark etmem. Benden doktor olmazmış, ama gasil hanede ya da adli tıp kurumunda çalışabilirmişim. Canlı herhangi bir insanın parmağındaki dikeni çıkaramayan ben, ölü bir beden üzerinde çalışmaktan çekinmezmişim. Bu noktada “canını acıtmak” giriyor devreye. Can ve acı iki kelime. İkisi de yaşamı ifade ediyor. Canlı olan acı çekiyor ve ben kimseye acı veremem. Ne bedenine ne de ruhuna. Kendi ayağıma saplanan bir şişi rahatlıkla çıkarabilirim, ama başka bir insanın eli kesilse ağlamaya başlarım. Birine acı verme fikri bana “acı” veriyor çünkü. Korkuyorum… Ölü bir bedenin acısızlığı ile umursamaz olabilirim ancak. Ve anladım ki ölü bir beden olana kadar da acı çekmeye devam edeceğim “insan” olarak…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder